Feuerbach’ın Antropolojik Ateizmi
Modern dönemde özellikle XIX. yüzyılda Comte’un pozitivist görüşleri yanında Tanrı inancı için bir diğer tehlike de antropolojiden, sosyolojiden ve psikolojiden hareketle ileri sürülen fikirler olmuştur. Bu fikirlerin bir kısmı oldukça etkili olmuş diğer bir kısmı ise doğrudan dini hedeflemediği için sadece insanlar üzerinde inançla ilgili bir şüphe uyandırma işlevini yerine getirmiştir.
Bu fikirlerden en etkilisi ve özellikle hıristiyan dünyası için büyük tehlike oluşturanı Feuerbach (1804-1872) adlı maddeci düşünürün görüşleri olmuştur.
Feuerbach yaşamının ilk yıllarında Tanrı’ya inandığı halde daha sonraları Hıristiyanlığı eleştirerek dinden kopmuş bir filozoftur. Kilisenin Tanrı kavramına şiddetle karşı çıkmış buna karşın düşüncesinde insana büyük yer vermiştir. Büyük bir ihtimalle de Hıristiyanlığın Tanrı imajının etkisinde kalarak Tanrı kavramıyla insan doğası arasında bir ilişki kurmuş ve bu ilişkinin sonucu olarak insan zihnindeki Tanrı kavramının yapaylığından söz etmiştir.
Feuerbach’a göre Tanrı kavramı insanın kendi doÄŸasını dışarıya yansıtması sonucu oluÅŸmuÅŸtur. O’na göre insanın Tanrı’nın varlığına inanması, bir anlamda kendi benliÄŸini yalanlaması, özüne yabancılaÅŸması ve fakirleÅŸmesi anlamına gelecektir. Çünkü bu durumda insan kendi deÄŸerlerini bir baÅŸkasına vermektedir. Feuerbach’a göre esas olan insanın kendisi ve kendi varlığıdır.(67)
Feuerbach’ın aksine pek çok filozof Tanrı inancının insanın doÄŸasında bulunduÄŸunu ve bunu doÄŸuÅŸtan getirdiÄŸini iddia etmiÅŸtir. Meselâ Descartes (1596-1650) insanın özünde mükemmel bir Tanrı fikrinin bulunduÄŸunu ve doÄŸuÅŸtan getirdiÄŸi bu fikrin insanın doÄŸasına Tanrı tarafından yerleÅŸtirildiÄŸini söylemiÅŸti. İnsanda yerleÅŸik olan bu fikir ona göre Tanrı’nın var olduÄŸuna dair en güzel bir iÅŸaret idi. Feuerbach ise insanda Tanrı inancının doÄŸuÅŸtan geldiÄŸini kabul etmemiÅŸ ve Tanrı kavramının insanın zihninde sonradan oluÅŸtuÄŸunu ileri sürmüştür.
Bilindiği gibi kilise, Tanrı’dan söz ederken O’nu baba, oğul ve kutsal ruh biçiminde ifade etmiş, İsa’yı da müslümanların inandığı gibi peygamber (bir insan) olarak değil de, insanlaşmış (bedenleşmiş) bir Tanrı olarak dile getirmiştir. İşte bu noktada Feuerbach gibi Batı’da yetişen ateistlerin büyük bir kısmı Tanrı kavramı ile insan doğası arasında doğrudan bir ilişki kurmuş ve bu ilişkiyi çeşitli şekillerde yorumlayarak dinî inançları sarsmayı düşünmüşlerdir. Meselâ Feuerbach baba ve oğul gibi insan figürleriyle sembolize edilen Tanrı kavramını yine insanın (hıristiyanlar) kendilerinin ortaya çıkardığını iddia etmiştir. Bir şekilde o enkarnasyonu (bedenleşmiş Tanrı) hedeflemiş ve onu yıkmaya çalışmıştır. Dolayısıyla onun eleştirileri doğrudan kilise öğretilerini ilgilendirmektedir. Kilise öğretilerinin yıkılması da belki kilise için hüzünlü olabilecektir. Ancak bu sonuç kilise dışındaki milyonlarca insanın içtenlikle bağlandığı ve her an onun yüceliğini düşündüğü yaratıcı Tanrı kavramına olumsuz bir durum getirme gücünde değildir.
Feuerbach’ın fikirleri hıristiyan bir dünyada ateistler için anlamlı olabilir. Ancak aynı tenkitlerin dünyanın diÄŸer bölgelerinde de benzeri etkiyi göstermesi zor olacaktır. Meselâ Feuerbach’a göre insan kendi niteliklerini Tanrı’ya atfederek bir anlamda kendi varlığını yüceltiyordu. Belki İsa’nın tanrılaÅŸtırılmasında bu eleÅŸtirinin gerçeklik payı bulunabilirdi. Ancak İslâm dinine baktığımızda Tanrı’nın nitelikleriyle, insanın özellikleri arasında bir uçurum bulunmaktadır.
İslâm’a göre insanî olan her ÅŸey ilâhî olanın dışında kalmakta, ilâhî olan her ÅŸey de insanın çok uzağında bulunmaktadır. Zaten ilâhî olan bir ÅŸeyin insanlaÅŸtırılması veya insanî olan ÅŸeyin ilâhlaÅŸtırılması da mümkün deÄŸildir. Her ÅŸey yerli yerindedir. Görüldüğü gibi İslâm dininde Tanrı (Yaratıcı) ile insan (yaratıklar) arasındaki çizgi oldukça kalın ve belirgindir. BaÅŸka dinlerde ya da kültürlerde olduÄŸu gibi yarı ilâhî veya yarı insanî olan bir kiÅŸiden ya da nesneden de söz edilmez. Nitekim Hz. Muhammed dahi kendinin herkes gibi bir insan olduÄŸunu, onlar gibi yiyip içtiÄŸini, yatıp kalktığını, geçimini saÄŸlamak için çalıştığını, bazan sevindiÄŸini bazan da hüzünlendiÄŸini kısacası acı ve tatlı yönleriyle yaÅŸamın içinde olduÄŸunu ifade etmiÅŸ, peygamberliÄŸinden dolayı insanların kendisinden çekinmelerini ve korkmalarını da uygun bulmamıştır. Elbetteki O’na müslümanlar tarafından övgüler düzülmüş ve methiyeler yazılmıştır. Ancak bütün bunlar da O’nun Tanrı katındaki deÄŸerine ve insanlar için güzel bir örnek olarak deÄŸerli ÅŸahsiyetine iÅŸaret etmekten baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Dolayısıyla İslâm dininde ne TanrılaÅŸtırılmış varlıklar, ne günahsız azizler, ne ruhban sınıfı ve ne de kilise gibi tanrısal kurumlar mevcuttur.
İslâm dinine göre insan Tanrı’yı kendi biçiminde göremez, O’nu kendisi gibi düşünemez. Çünkü insan biçiminde olan veya nitelikleri insana benzeyen bir varlık Tanrı olamaz. Yine aynı müslüman kiÅŸi kendini de tanrılaÅŸtıramaz. Bir insan olarak o ne olduÄŸunun farkındadır. DiÄŸer bir deyiÅŸle o Tanrı’yı insanlaÅŸtırmadığı gibi insanı da kutsallaÅŸtırma teÅŸebbüsünde bulunmaz. Dolayısıyla Tanrı’nın insan düşüncesi tarafından ortaya konduÄŸu biçimindeki bir itiraz İslâm dinini baÄŸlamaz. Hıristiyanların Tanrı’yı tanımlarken O’nu baba ve oÄŸul gibi terimlerle adlandırmaları Feuerbach’a böyle bir eleÅŸtiri imkânını tanımış olabilir. Ancak bu eleÅŸtiriler İslâm dini için bir anlam ifade etmemektedir.
Doğadaki paganlara, figürlere, sembollere, tabulara, fetişlere tapınma ve bazı insanlarda kutsallık görme eğiliminin İslâm dininde şiddetli tepkiyle karşılaştığı âşikârdır. Nitekim bu tür eğilimlerin bazan inkârcılıkla eş anlamlı tutulması da böyle bir dinin yaşandığı toplumlarda antropolojik (insan biçimli) Tanrı anlayışının ortaya çıkamayacağını göstermektedir. Kaldı ki hıristiyanların ortaya koymuş olduğu Tanrı imajı sadece ateistlerin değil müslümanların ve yahudilerin de tepkisini almaktadır. Dolayısıyla Batı dünyasında hıristiyanlığın ve kilise öğretilerinin eleştirilmesi etraflıca incelenmeli bunlar başka kültürlere (meselâ İslâm dünyasına) taşınırken âzami derecede dikkatli olunmalıdır. Aksi takdirde kilisenin günahını onun gibi düşünmeyen bir başka sisteme çıkartmak haksızlık olacaktır.
Aslında modern dönemde ateizm konusu ele alınırken bütünüyle hıristiyanlık ve hıristiyanlığa duyulan tepkiler işlenmelidir. Çünkü bizim de burada fikirlerini ele aldığımız meşhur düşünürler batı dünyasında ortaya çıkmış ve bir şekilde kilise bağnazlığını yaşamış olan Batı kültürünün problemlerini tartışmışlardır. Dolayısıyla bu noktanın da daima hatırlanması gerekecektir.
Feuerbach’ın hıristiyanlığa yönelttiği eleştiriler diğer ateistlere de ilham kaynağı olmuş onların çalışmalarına ivme kazandırmıştır. Bunların başında da Karl Marx gelmektedir. Marx’ın dinle ilgili olumsuz fikirleri sadece teoride kalmamış ideolojik bir devrim hareketine dönüşmüş bu süreçte de binlerce insanın yaşamını etkilemiştir. Aslında Marx’ın doğrudan dinle problemi olan bir filozof olup olmadığı da tartışmalıdır. Çünkü bir yönüyle o toplumu yeniden yapılandırmayı düşünen bir sosyolog ya da ekonomik görüşleri olan bir devrimcidir. Dolayısıyla onun karmaşık kişiliği unutulmamalıdır.
Dr. Aydin TOPALOGLU –
www.islamiyetim.net
- ATEİZM VE ELEŞTİRİSİ










