AHİRETE İMANIN FERT VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Â
Gerçekten uhrevî sorumluluk fikri, İslâm dininde bir asıldır. Fert ve toplum meselesi de bununla ilgilidir. İslâm dininde âhiret ve sorumluluk fikri, korku ve ümit, fertleri topluma bağlayan bir âmildir.
Ahirete iman, daha yüksek ve ebedî bir hayata imandır. Bu dünyaya, ilim ve fazilet kazanmak, bulunduğu hayattan daha ulvî ve ebedî bir hayata yükselmek için geldiğine ve o âlemdeki mutluluğun bu dünyada kazanacağı yüksek ilim ve faziletlere bağlı olduğuna iman etmiş olan bir insan ve toplum için şu tesirleri görülür:
1- Ahiret inancının gösterdiği yolu tutarak aklını, ahlâkını hakîki ve müspet ilimlerle aydınlatır.
2- Bilgisizliğin doğuracağı eksikliklerin gayeye erişmesine engel olacağından korkar. ahirete iman suretiyle Yüce Allah tarafından kendisine verilen aklî kabiliyetleri, insânî özellikleri yaratıldıkları gaye uğruna harcar.
3- İnsan, bu iman sayesinde her işinde doğruluktan ayrılmaz.
4- Para kazanıp zengin olmak isterse kazancını meşru yollardan kazanır.
5- Hile ve aldatma, vurgunculuk ve rüşvet yollarına yaklaşmaz.
6- Kendi hakkını bilir, başkalarının haklarını gözetmeyi bir borç sayar.
7- Vazifelerini tam anlamıyla vaktinde ve zamanında yapar.
8- Kazancını daima yerinde ve faydalı işlerde kullanır.
9- Bir mükâfat ve ceza gününün varlığı ve herkesin bu dünyadaki işinden dolayı Allah’ın huzurunda sorguya çekilecekleri gerçeği âhirete iman etmiş olan kimselerin kalbine yer etmiş olur.
10- Milletler ve toplumlar arasındaki bağların ve ilişkilerin sağlam bir hale gelmesini kolaylaştıracak olan en büyük vasıta âhirete imandır. Bu iman fertlerin kalbinde ne kadar kuvvetli olursa, toplumlar arasındaki ilişkiler de o derece sağlam olur. Çünkü bu iman, her ferdi kendi sınırında durdurup başkasının sınırına geçirmez.
Ahirete iman, insanların kalbine barış hisleri saçan ezelî bir ruhtur. Çünkü barış hissi, adalet ve sevginin meyvesidir. Adalet ve sevgi ise güzel ahlâkın meydana getirdiği şeylerdir. Güzel ahlâk da âhirete imanının aşılamış olduğu bir özelliktir.
———————————
———————————–
——————————–
KABİR HAYATI
İnsan denilen yaratığın yaratılmasıyla başlayan ve değişik biçimlerde devam eden yaşam evreleri vardır. İlk önce ruh olarak yaratılan insanın birinci hayatı ruhlar aleminde başlar ana rahmine gelinceye kadar devam eder; ikinci hayatı, ruhlar alemindekinden farklı bir biçimde ana rahmindeki hayatı; üçüncü hayatı, ruhlar alemindekinden ve ana rahmindekinden de farklı dünyadaki hayatı; dördüncü hayatı, yine öncekilerden farklı bir biçimde kabir hayatı, beşinci ve son hayatı da ahiret hayatıdır.
İşte bir insan öldükten sonra, ahiretin kapısı olan kabir hayatına intikal eder. Kabir hayatı; kabirde vaki olacak sorularla başlar, ölünün kabrinde amellerine göre nîmetlere kavuşması veya azap olunmasıyla kıyamete kadar devam eden bir hayattır.
Dünya hayatı sona eren bir kimse ister bir kabre defnedilsin, ister denize atılsın, isterse hayvanlar tarafından cesedi parçalansın, yensin veya ateÅŸte yansın, mutlaka Rabbinden, peygamberinden ve dîninden sorguya çekilecektir. Ölen kimseleri sorguya çekmek için Allah tarafından görevlendirilen meleklere “Münker ve Nekir” melekleri denir. Bu melekler her ölüye “Rabbin kimdir”, “Dinin nedir”, “Peygamberin kimdir” sorularını sorurlar. Mümin olanlar bu sorulara kolaylıkla cevap verirler ve o andan itibaren kabirleri geniÅŸler, güzelleÅŸir ve cennet bahçelerinden bir bahçe olur.
Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara cevap veremezler. Onları da kabirleri, kaburgalarını kırıp birbirine geçirinceye kadar sıkar. Kabirlerinden cehenneme bir pencere açılır ve hak etmiş oldukları azabı, çeşitli şekillerde çekmeye başlarlar.
Kabirdeki sual, peygamberler, buluÄŸa ermeden önce ölen çocuklar ve yine akıl baliÄŸ olmadan önce delirenler ile Allah’ın dilediÄŸi kimseler hariç, herkese sorulur. Nimet veya azap ise sadece hak edenleredir.
Cenab-ı Allah, ölünün bedeninde lezzet ve elemi idrak edebilecek bir çeşit hayat yaratır da ölü bu biçimde ya nimetlere kavuşur veya azap görür.
Ölü kabre girince ruhu cesedine veya bedeninin parçalarından bir kısmına sirayet eder ve ölü bu sûretle bir çeşit hayata sahip olarak kendine yöneltilen soruları anlar, lezzet ve elemi anlamaya uygun bir duruma gelir. fakat ruhun bu sirayeti ölünün tamamen harekette bulunmasını gerektirmez. Farz edelim ki, ölüye soru yöneltildiği bir anda kabri açılacak olsa, kendisinde asla bir hareket ve üzüntü görülemez.
Ahiret hayatını dünyadaki hayata tamamen kıyas etmek doÄŸru deÄŸildir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz: şöyle ki: Yanımızda iki kiÅŸinin uyumakta olduÄŸunu farz edelim. Bunlar derin bir uykuya dalmışlar, kendilerinde hiçbir kımıltı görülmüyor. ÅŸimdi bunlardan biri tatlı bir rüya görüyor; güya en sevdiÄŸi arkadaÅŸlarıyla beraber en güzel bir bahçedeymiÅŸ gibi… Bahçeyi süsleyen çiçeklerin güzel kokularından istifade ediyor, çeÅŸitli aÄŸaçların meyvelerinden kopararak tatlı tatlı yiyor. Hasılı kendisi pek neÅŸeli bir halde bulunuyor. Aksine diÄŸeri de, pek elemli bir rüya görüyor. Adeta bir takım caniler ile beraber ızdıraba, acı çekmeye hapsedilmiÅŸ… Hapishanenin her duvarından üzerine akrepler, yılanlar, vahÅŸi hayvanlar saldırıyor. Bu durumda bedenî ve ruhî bakımdan sahip olduÄŸu üzüntü sonsuz. Halbuki biz bu iki insanın sakin, sessiz, uykuya dalmış, hareketsiz bir halde olduklarını görürüz. Bunların ne neÅŸelerini, ne de elem ve ızdıraplarını göremeyiz.
İşte bunun gibi bir ölü de kabrinde ya sıkıntı ve ızdıraba düşer, kabri kendi hakkında sıkıntı ve azap yeri olur. Veya refah ve rahata erişir, kabirde cennet nimetleriyle mükâfatlandırılır ve kabri bir cennet bahçesi olur. Artık onların âlemi başka bir âlemdir. Dünyada yaşayanlar o âlemin durumlarını anlayamazlar. Ancak bu hayata iman, bu durumları anlamayı kolaylaştırır.
Kabirdeki sual, azap ve nimeti anlatan Kuranda ayet ve manaca tevatür derecesine varan hadis-i şerifler mevcuttur.
Kur’an-ı Kerimde, Fir’avn ve hanedanı hakkında, onların her gün sabah akÅŸam ateÅŸle azap olunduklarını haber veren ÅŸu ayet-i kerime vardır:
“Onlar, sabah akÅŸam ateÅŸe arz olunurlar. Kıyamet koptuÄŸu gün de: “Fir’avn’ın hanedanını azabın en ÅŸiddetlisine sokun.” (Mümin/46) denir.
Konuyla ilgili hadis-i şerifler şunlardır:
Zeyd bin Sabit (r.a.)’den yapılan sahih rivayete göre, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz Neccar oÄŸullarına ait bir kabristandan geçerken binmiÅŸ olduÄŸu katır ürktü, neredeyse Resülullah düşecekti. Orada ya altı, ya beÅŸ, ya da dört kabir bulunuyordu. Bunun üzerine Efendimiz sordu: “Bu kabirde yatanları bilen var mı” Bir adam ayaÄŸa kalkarak “Ben biliyorum..” deyince, Efendimiz: “Bunlar ne zaman öldüler” diye sordu. O da “EÅŸrat’ta (Cahiliyette) öldüler” diye cevap verdi. Efendimiz, “Birbirinizi defnetmeyi terk endiÅŸem olmasaydı, kabir azabından iÅŸittiÄŸimi sizin de iÅŸitmeniz için Allah’a dua edip isterdim!” buyurduktan sonra bize döndü ve: “Kabir azabından Allah’a sığının!” diye uyarıda bulundu. Biz de: “Kabir azabından Allah’a sığınırız” dedik. Sonra tekrar bize: “Cehennem azabından Allah’a sığının!” diye emretti. Biz de: “Cehennem azabından Allah’a sığınırız” dedik. Sonra “Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah’a sığının!” buyurdu. Biz de: “Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah’a sığınırız” dedik. Sonra, “Deccal fitnesinden Allah’a sığının!” diye emretti. Biz de: “Deccal’in fitne-sinden Allah’a sığınırız” dedik. (Müslim)
İbn-i Abbas (r.a.)den rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.v.) iki kabre uğradı da:
“Hiç şüphesiz, bunlar azap görüyorlar. (Gözlerinde) büyüttükleri bir ÅŸey hakkında azap görmüyorlar. Evet, o günah büyüktür. Biri (iki kiÅŸinin arasını bozmak için) söz taşırdı. DiÄŸerine gelince, idrar(ının üzerine sıçrayıp bulaÅŸmasın)dan sakınmazdı” buyurdu. (Buhari)
Abdullah Ibn-i Ömer (r.a)den rivayet edilmiÅŸtir: “Sizden biriniz vefat ettiÄŸinde sabah ve akÅŸam ona kendi makamı gösterilir: Cennet ehlinden ise, cennet ehli makamlarından bir makam; cehennem ehlinden ise, cehennem hücrelerinden bir karargâh gösterilir. Ve ona: Burası senin (ebedi) durağındır. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir, denilir.” (Buhari)
———————————–
———————————-
———————————-
KIYAMET
Â
Kıyamet denilen dünyanın sonu gelmezden önce bazı garip, olağanüstü olaylar zuhur eder ki, bunlara kıyamet alâmetleri denir. Bunlar kıyametin yaklaştığının ön belirtileridir. Zira kıyametin tam kopacağı zamanı ancak Allah (c.c) bilir. Kullar, bazı alâmetlerin zuhuru ile kıyametin yaklaştığını bilebilirler. Bu alâmetlerin meydana geleceğini Peygamberimiz (s.a.v.) haber vermişlerdir.
Ancak, şunu belirtmeliyiz ki, kıyamet alâmetleri dediğimiz olayların olması, bizim bildiğimiz ve anladığımız manada olmayabilir. Yani o olaylar meydana geldiği ve alâmetler görüldüğü halde, biz onların farkında olmayabiliriz. Çünkü, kıyamet alâmeti olarak gösterilen hadiseler, çok kesin hatlarla tayin edilmiş değildir. Bundan dolayı alâmetin meydana gelişinin farkına varmamış olabiliriz. Öyleyse müslümana düşen, kıyamet alâmetlerini ve zamanını araştırmak değil, her an kıyamete hazır olmaktır. Çünkü ölümle insanın kıyameti kopacaktır. Ölümün ise geleceğini önceden haber veren alâmetleri, herkes için yoktur.
Kıyamet alâmetleri küçük ve büyük alâmetler olmak üzere iki grupta toplanır. Bu ayırış, İslâm alimleri tarafından şu iki nokta göz önünde bulundurularak yapılmıştır:
Küçük alâmet sayılanlar, insanların kendi iradelerine ve hareketlerine bağlı olanlardır. Bunlar insanların kendi fiilleri sebebiyle meydana gelen şerlerden ibarettir. Büyük olanlar ise, insan iradesine başlı olmayan alâmetlerdir.
Küçük alâmetler, zaman itibariyle daha önce meydana gelecektir. Kıyametin kopuşuna, büyüklere kıyasla daha uzaktırlar. Büyük alâmetler ise, kıyamete oldukça yakındırlar. Büyük alâmetler görüldükten sonra artık sayılı günlere girilmiş, dünya rayından çıkmış, mahvolmağa yönelmiş demektir.










